Doğru dürüst yaşayabilmek için evvela doğru dürüst konuşabilmek lazım. Küçüklüğümde bana öğretilen şeylerden birisi de “her doğru her yerde söylenmez” sözüydü. Onlara göre bazı insanlar katılmadıkları veya işlerine gelmeyen meselelerde aslını reddederdi ve bu insanlarla tartışmaya girilmemeliydi. Peki ya neden bunun yerine bana doğruları “nasıl” söyleyebileceğim öğretilmemişti?
Yalan değilse doğru mudur?
Dünya zıtlıklarla var olmuştur. Günümüzde zaman zaman kadınların ve erkeklerin günlük konuşma kapasiteleri hakkındaki araştırmaları görüyoruz. Kaç kelime konuşur, nerede konuşur, kendi kendine mi konuşur nesnelere mi konuşur… peki doğru mu konuşur?
Karşımızdaki kişiyi kırmamak adına yumuşatarak veya zıttına çevirerek söylediklerimiz beyaz yalan olarak adlandırılır. Halbuki doğruyu söyleyerek de onu kırmamamız mümkündür. Bunun için beyaz da olsa yalana ihtiyacımız yok. nasıl mı? Mesela annemiz beğenmediğimiz bir yemek yaptığında “çok güzel olmuş” demek yerine “sebze çorbası sevenler için ideal bir çorba” diyerek de bunu ifade edebiliriz. Öğrencimizin verdiği yazılı kağıdı sonuçları zayıf çıktığında “daha çok çalışmalısın” diyebiliriz. Bir randevuya geç kaldığımızda trafik vardı bahanesi yerine “ulaşım için vakti doğru hesaplayamadım” diyebiliriz. Ya da “bu iş sana göre değil” demek istediğimiz kişiye “ sizin becerileriniz farklı alanlarda daha çok artacaktır” diyebiliriz. Bu örnekler çoğaltmakla bitmez. Yeter ki biz gerçekten anlaşabilmek isteyelim.
Dürüstlük neyi gerektirir?
“Dürüst kalmanın size sağladığı fayda şu: Karşınıza kim gelirse gelsin, hangi soru sorulursa sorulsun, kafa karışıklığını, itirazları ve şüpheleri rahatça samimi bir şekilde tartışabilirsiniz. Çünkü doğru düşünme; doğru söylemeyi, tabii olarak da yanlıştan, yalandan arınmayı, uzak durmayı gerektirir.”
(Zıtlıklar karşısında doğru söz söyleme sanatı/syf57)
Yapılan araştırmalarda hastalık derecesinde yalan söyleyen insanların sinir yapısının daha çok bağlantıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Sonuçta o kadar yalanı kurgulayabilmek için buna ihtiyaç duyarlar. Bu durum ilk başta bir avantaj gibi görünse de durum hiç de öyle değil, çünkü bu insanlar pişmanlık ve vicdan azabı duymaya yetmeyecek kadar da az sinir kütlesine sahipler. Seri halde yalan söylemeye başlayan bir kimse sürekli bunları aklında tutmaya çalışarak strese girer. Bir müddet sonra da bu aşırı yükü kaldıramayan beyin artık “savaş-kaç” tekniğiyle yola çıkarak bu durumu normalleştirmeye başlar. Artık bu kimse ne karşısındakileri kandırmayı umursuyordur ne de o insanlara karşı bir vicdan azabı duyuyordur. O artık ben merkezciliğe yerleşmiş hayat anlayışı ile koca bir yanlışla hayatına devam etmek durumundadır.
İyi de nasıl?
Kötü bir huyu değiştirmek çok zordur ama emin olun bize yaşatacağı olumsuzluktan çok değil. Hayatımız bir lego dünyası değil ki istediğimiz yeri söküp tekrar yapalım. Onun için de değiştirmek istediğimiz şeyleri yer değiştirerek kontrollü bir şekilde değişim sağlayabiliriz. Mesela sağlıklı beslenmek mi istiyoruz? Öyleyse kızartmanın yerini fırında pişirilmeye bırakabilir veya televizyondan biraz uzaklaşmak istediğimiz de verdiğimiz kısa molaları başka bir aktivite ile renklendirerek zihnimizi alıştırabiliriz. Nasıl ki küçük bir çocuk elinden oyuncağı alındığında buna çığlık çığlığa karşı çıkıyorsa beynimiz de alıştığı bir olay bir anda yok olduğunda tehlike var sanıp daha çok huzursuz olmamıza sebep olur. Açık sözlü olana dek doğrularımızı şekillendirerek kendimizi alıştırabilirsek iletişim adına çok önemli adımlar atmış oluruz…
kaynak: Zıtlıklar karşısında doğru söz söyleme sanatı- Ümit YÜKSEL


Yorumlar
Yorum Gönder